Ana içeriğe atla

Öne Çıkan Yayın

İNSAN ÖTEKİYLE VAR OLUR.. EDEBİYAT İSE İNSANLA..

  ‘Edebiyat nedir ? ‘sorusuna verebileceğimiz bir tanımdan da öte yaşamın bir çeşit delili, tarifi yaşamın sınırlandıran insanoğlunun sonsuzluğunun bir parçasıdır edebiyat. Yeni keşfedilen bir kıta, yemeğe atılan farklı bir baharatın etkisini diğer insanlar üzerinde vuku bulmasıdır. Değişmez, yenilenemez şartlar – olasılıklara karşı atılan bir darbenin parçası, mutlak kararlara karşı imzalanan kağıt parçasıdır. Varlıkla var olur, insanla değişir, ötekileşir, aktarımı sağlanır. Nefesle izah olunan, mürekkeple belirginleşir, insanların üzerindeki tesirinin bir parçası ise kağıtta kalan izlerdir. Bulanıklaşan, kuruyup eskiyen ama her defasında hissedilen. Edebiyat hissedilir, mantığın katmanlarına çıkabilmek için zahir olunan gönülle aşikar nasıl olursa. İnsanı var eder. Görülmeyeni, durulmayanı, anlatılamayanı anlatır her satırında. Terry Eagleton’un Edebiyat kuramı kitabında (1983 ) ‘’ Sağlam ve değişmez değerleri olan ve birtakım ortak özellikleri paylaşan eserler anlamında bir...

Kızıl Toprağın Sessiz Fısıltısı: Erythrai

Bugün Ildırı'da Erythrai Antik Kent'indeyiz!



Ildırı’nın dar sokaklarından geçip antik kentin eşiğine vardığınızda, modern dünyanın tüm gürültüsü geride kalır. Çeşme’nin kalabalığına inat, burada sizi karşılayan tek şey rüzgârın sesi ve bin yıllık bir cömertliktir. Erythrai, bugün pek az antik yerleşimde rastlayacağınız bir özgürlük sunuyor: Ne bir turnike ne de ruhu hapseden bir bilet gişesi... Kapılar, meraklı ruhlara sonuna kadar ve karşılıksız açık.

Yolculuğun ilk durağı, kentin girişine bir mühür gibi vurulmuş olan Antik Tiyatro. Çoğu antik kentte tiyatroya ulaşmak için uzun yollar katetmeniz gerekirken, Erythrai’de tarih sizi daha ilk adımda selamlıyor. Basamaklarında oturup denize baktığınızda, antik çağın o meşhur tragedyalarının neden hep bu mavi sonsuzluğa karşı sergilendiğini anlıyorsunuz. Taşlar vakur, deniz ise her zamanki gibi davetkâr.



Doğanın Hazinesiyle Tırmanmak

Tiyatronun gölgesinden ayrılıp kentin kalbi olan Akropol’e doğru tırmanışa geçtiğinizde, yol sizi sadece yukarıya değil, yaşayan bir botanik bahçesine götürüyor. Baharın tüm renkleri ve kokuları bu yokuşta saklı. Eğilip bir tutam yabani kekik kopardığınızda parmaklarınıza sinen o keskin koku, binlerce yıl önceki mutfakların bugüne sızan hatırası gibi. Kayaların arasına gizlenmiş yabani kuşkonmazlar, gümüşî yapraklarıyla adaçayları ve taptaze tereler eşlik ediyor adımlarınıza. Burası sadece bir "ören yeri" değil; toprağın her santiminden yaşam fışkıran bir kiler.

Zirvedeki Perspektif: Devlerin Avucunda Bir Şehir

Yokuşun sonunda, en tepeye ulaştığınızda ise zamanın katmanları bir kez daha şaşırtıyor insanı. Akropol’ün zirvesine kondurulmuş kilise kalıntısı, farklı inançların aynı tepede nasıl el sıkıştığının sessiz bir kanıtı. Ancak asıl büyüleyici olan, arkanızı kalıntılara dönüp aşağıya baktığınız an başlıyor.

Az önce içinden geçtiğiniz, dokunduğunuz o devasa kazı alanları artık tamamen ayaklarınızın altında. Bir harita gibi önünüze serilen kentin ızgara planı, taşların hiyerarşisi ve tarihin mimarisi... Tam o noktada, Ildırı limanındaki balıkçı tekneleri karınca kadar kalmış görünüyor gözünüze. Maviliğin üzerinde belli belirsiz hareket eden o minik noktalarla, altınızdaki devasa antik kalıntılar arasındaki o tezatlık; size zamanın büyüklüğünü ve insanın küçüklüğünü aynı anda hissettiriyor.




Neden Erythrai?

İnsanlar burayı neden görmeli? Sadece ücretsiz olduğu için mi? Hayır. Buraya gelmelisiniz çünkü burası adını toprağının renginden, "Erythros"tan (Kızıl) alır. Ve her şeyden önemlisi; burası antik dünyanın geleceği gördüğüne inanılan Sibyl’in (Kahin Kadın) evidir. Geleceği fısıldayan o gizemli kadının adımladığı bu tepede durmak, sadece geçmişe bakmak değil, bugünün telaşından sıyrılıp o geniş perspektifi görebilmektir.




Erythrai’den inerken cebinizde bir dal adaçayı, zihninizde ise o "karınca kadar kalmış" teknelerin huzuru kalıyor. Burası; yoran ama ruhu genişleten, bedava ama paha biçilemez bir zaman yolculuğu.




GEZİ BURADA BİTTİ SANIYORSUNUZ DEĞİL Mİ? 
Gelin bir de ona efsanemizdeki Trakyalı kadınlar cevap versin!

Bir Saç Telinden Örülen Kader

Bu kentin taşlarına sinmiş, pek az kişinin bildiği bir fedakârlık öyküsü var! Efsaneye göre, Fenike’den (Suriye taraflarından) gelen bir sal, üzerindeki Herakles heykelini kıyıya çekmek için Sakız Adası ve Erythrai halkı yarışa girer. Bir kâhin, heykeli sadece kadınların saçlarından örülecek bir halatla kıyıya çeken şehrin kazanacağını söyler. Erythrai’nin soylu kadınları saçlarına kıyamazken, şehirde yaşayan Trakyalı kadınlar tereddüt etmeden saçlarını kesip o halatı örerler. Heykel Erythrai’ye gelir; şehir o gün bir heykel kazanırken, kadınların bu bağlılığı tarihin tozlu sayfalarına altın harflerle yazılır.

Erythrai'deki kadınlar saçlarını kesmeyi reddetmişlerdi ama Trakyalı kadınlar saçlarını Herakles heykeli için feda ettiler. Sonuç olarak Trakyalı kadınların tapınağa girmesine izin verilirken, onların saçlarından yapılan bu ip ise Pausanias zamanında kutsal olduğu düşünüldüğü için yıllarca korunmuştu.




Yorumlar

Popüler Yayınlar